Turkish English
Üyeler: 1.684 Konular: 13.767
Mesajlar: 73.385 Son üye: vruhturu1986
+ Cesurnet | Hayata Dair » Aşk ve Sevgi Diyarı » HikayelerKonu:
 Hayata aska. sevgiye dair hikayeler.

Kullanıcı Adı:
Şifre:
Sohbet Kutusu
Yenile Geçmiş
  • AnLık Sohbet
  • Mazi: deneme
    Dün 18:19:49
  • Omer Faruk: Herkeze İyi Geceler Smiley
    Bugün 00:08:05

Sayfa: [1] 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 ... 46 Aşağı git
Konu: Hayata aska. sevgiye dair hikayeler.  (Okunma Sayısı 9450 defa) Ek Özellikler Arama
0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
profilGülperi
Yönetici
*

Gözlerinde ölsün ölüm yüregimde büyüsün Gülüm...

Toplam Puan 566
Online Online

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 19.121
Favori Takimim Takimim :Fenerbahce
Burcum Burcum : Kova
UYARI PUANI % 0
« : 05 Ocak 2008, 14:17:45 »


yasanilmis yasatilacak.hikayeler sevgiler ,
cesurnet gönül sakinlerini bulsun , güzellikler onlarin olsun !!!
her hikayede bir seven sakli , bir sevgi sakli ,Buram buram AŞK. hasret bir alem sakli ,
ve her  satirlarinda gözyasi sakli.. gidecek bir gönül ariyor ,
bir güzellik ariyor , yani cesurnet dostlarini ariyor!

 siz güzel dostlarima ,
güzel çiçeklerde onlar gibi olan   severlere arkadaslara  ithaf olunur !!!

Sevgi ve saygilarin en güzeli sizlere ve yazarlarimiza olsun..
« Son Düzenleme: 07 Ocak 2009, 23:56:40 Gönderen: Gülperi » Logged

_________(¯`·.(¯`·. (¯`·.(¯`·. Konu ici Reklam veya Duyuru Alani .·´¯).·´¯) .·´¯).·´¯)________

profilGülperi
Yönetici
*

Gözlerinde ölsün ölüm yüregimde büyüsün Gülüm...

Toplam Puan 566
Online Online

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 19.121
Favori Takimim Takimim :Fenerbahce
Burcum Burcum : Kova
UYARI PUANI % 0
« Yanıtla #1 : 05 Ocak 2008, 14:21:15 »

Ruhu Olgunlaşmamış Bir Kul




Tanrı dan gururumu yok etmesini istedim.
Tanrı "Hayır. Gurur benim yok edebilecegim bir sey degil, senin
bırakabilecegin bir seydir." dedi.

Tanrıdan sakat çocugumu iyilestirmesini istedim.
Tanrı "Hayır. Onun ruhu saglam, vücut o kadar önemli degil, o geçici bir
seydir." dedi.

Tanrıdan bana sabır vermesini istedim.
Tanrı "Hayır. Sabır büyük acılar çekilerek ögrenilebilecek bir seydir.
Sabır verilmez, hak edilir." dedi.

Tanrıdan beni mutlu etmesini istedim.
Tanrı, "Hayır. Ben sadece nimetlerimi sunarım, mutlu olmak sana baglı."
dedi.

Tanrıdan beni çektigim acılardan kurtarmasını istedim.
Tanrı "Hayır. Çektigin acılar günlük kaygılarının önemsizligini anlamanı,
onlardan uzaklasmanı ve bana daha çok yaklasmanı saglar." dedi.

Tanrudan ruhumu olgunlastırmasını istedim.
Tanrı "Hayır. Kendi kendine olgunlasmalısın, ama meyvelerini alman için
yardım edecegimden emin olabilirsin." dedi.

Tanrıdan hayatı sevmemi saglayacak her seyi istedim.
Tanrı, "Hayır. Ben sana hayatı verecegim, böylece hayata dair her seye sahip
olabilirsin." dedi.

Tanrıdan, tanrıya duydugum sevgiyi, baskalarına da duyabilmeyi istedim.
Tanrı söyle dedi: "Ohhh! Nihayet dogru bir sey istedin."

Ruhu olgunlasmamıs bir kul tanrıya hep "ver bana..." ile biten dualar eder,
olgunlasmıs bir ruh ise "vermemi sagla..." diye bitirir dualarını...
Logged

profilGülperi
Yönetici
*

Gözlerinde ölsün ölüm yüregimde büyüsün Gülüm...

Toplam Puan 566
Online Online

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 19.121
Favori Takimim Takimim :Fenerbahce
Burcum Burcum : Kova
UYARI PUANI % 0
« Yanıtla #2 : 05 Ocak 2008, 14:21:42 »

Hintli bir yaşlı usta, çırağının sürekli her seyden
şikayet etmesinden bıkmıştı. Bir gün çırağını tuz almaya gönderdi.


Yaşamındaki her şeyden mutsuz olan çırak döndüğünde, yaşlı usta ona, bir avuç tuzu, bir bardak suya atıp içmesini söyledi. Çırak, yaşlı adamın söylediğini yaptı ama içer içmez ağzındakileri tükürmeye basladı.
- "Tadı nasıl?" diye soran yaşlı adama öfkeyle:
- "Acı" diye cevap verdi.
Usta kıkırdayarak çırağını kolundan tuttu ve dişarı çıkardı. Sessizce az ilerdeki gölün kıyısına götürdü ve çırağına bu kez de bir avuç tuzu göle atıp, gölden su içmesini söyledi.
Söyleneni yapan çırak, ağzının kenarlarından akan suyu koluyla silerken aynı soruyu sordu:


- "Tadı nasıl?"
- "Ferahlatici" diye cevap verdi genç çırak.


- "Tuzun tadını aldın mı?" diye sordu yaşlı adam,


-"Hayır" diye cevapladı çırağı.


Bunun üzerine yaşlı adam, suyun yanına diz çökmüş olan çırağının yanına oturdu ve söyle dedi:


- "Yaşamdaki ızdıraplar tuz gibidir, ne azdır, ne de çok. Izdırabın miktarı hep aynıdır. Ancak bu ızdırabın acılığı, neyin içine konulduğuna bağlıdır. Izdırabın olduğunda yapman gereken tek sey ızdırab veren şeyle ilgili hislerini genişletmektir. Onun için sen de artık bardak olmayı bırak, göl olmaya çalış."
Logged

profilGülperi
Yönetici
*

Gözlerinde ölsün ölüm yüregimde büyüsün Gülüm...

Toplam Puan 566
Online Online

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 19.121
Favori Takimim Takimim :Fenerbahce
Burcum Burcum : Kova
UYARI PUANI % 0
« Yanıtla #3 : 05 Ocak 2008, 14:22:00 »

Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim, tebdili kıyafet yapmış, Kuşlar Çarşısı'nı geziyormuş... Avcılar avladıkları kuşları, tuzakçılar yakaladıkları maharetli, eğitimli, güzelim kuşları satıyorlar.
Bir ara gözü kekliklere ilişir padişah'ın.
Bir grup kekliğin üzerindeki varakta, "Tane işi satış fiyatı 1 altın" yazıyor. Hemen yanı başlarında asılı, adeta altın kafes içinde bir keklik daha var ki, fiyatı; 300 altın.
Padişahın gözü 300 altınlık kekliğe takılır. "Hayırdır" der satıcıya, "Bunun diğerlerinden ne farkı var ki, bunlar 1 altın, bu 300 altın?"
Satıcı, "Bu keklik özel eğitimli, çok güzel ötüyor, ötmesi bir yana bunun ötüşünü duyan ne kadar keklik varsa hepsi onun etrafına doluşuyor" diyor. "Tabii bu arada avcılar da o etrafa doluşan keklikleri daha rahat avlıyorlar" diye ekliyor.
"Satın alıyorum" diyor Padişah, "Al sana 500 altın..." Parayı veriyor; hemen oracıkta kekliğin kafasını kesiyor.
Adam şaşırıp, "Ne yaptınız, en maharetli kekliğin kafasını koparttınız, yazık değil mi" diye dövünürken; Padişah gürlüyor: "Bu kendi soyuna ihanet eden bir kekliktir. Bunun akıbeti er veya geç ancak budur." der...
Logged

profilGülperi
Yönetici
*

Gözlerinde ölsün ölüm yüregimde büyüsün Gülüm...

Toplam Puan 566
Online Online

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 19.121
Favori Takimim Takimim :Fenerbahce
Burcum Burcum : Kova
UYARI PUANI % 0
« Yanıtla #4 : 05 Ocak 2008, 14:22:17 »

Bir zamanlar, bütün kavram ve duyguların üzerinde yaşadığı bir ada varmış: Mutluluk, Üzüntü, Zenginlik, Bilgi, ve tüm diğerleri... Aşk da dahil. Bir gün, adanın batmakta olduğu haberi verilmiş. Bunun üzerine hepsi adayı terk etmek için kendi sandal, motor ya da teknlerini hazırlamışlar.Aşk, adada en sona kalan duygu olmuş. Çünkü mümkün olan en son ana kadar beklemek istemiş. Ada neredeyse son demlerini yaşarken, Aşk, yardım istemeye karar vermiş. Zenginlik, çok büyük bir tekneyle ayrılırken aşk, "zenginlik beni de yanına alır mısın?" diye sormuş. Zenginlik, "Hayır alamam, teknemde çok fazla latın ve gümüş var, senin için yer yok" demiş. Aşk çok güsel bir yelkenlinin içindeki Kibir'den yardım istemiş. "Kibir, lütfen bana yardım et" demiş. "Sana yardım edemem Aşk sırılsıklamsın ve yelkenlimi mahvedebilirsin." diye cevap vermiş Kibir. Üzüntü yakınlardaymış ve Aşk yardım istemiş: "Üzüntü seninle geleyim." "ooff Aşk, o kadar üzgünüm ki, yalnız kalmaya ihtiyacım var." Mutluluk da Aşk'ın yanından geçmiş, ama o kadar mutluymuş ki, Aşk'ın çağrısını duymamış. Aşk, birden bir ses duymuş. "Gel Aşk. Seni yanıma alacağım... Bak, yanımda Bilgi de var." Aşk, kendini o kadar şanslı ve mutlu hissetmiş ki, onu yanına alanın kim olduğunu öğrenmeyi akıl edememiş. Yeni bir kara parçasına vardıklarında inmişler. Aşk'a yardım eden, yoluna devam etmiş. Ona borçlu olduğunu düşünen Aşk, Bilgi'ye sormuş. "Bana yardım eden kimdi?" "O, Zaman'dı." diye yanıtlamış Bilgi. "Zaman mı? Neden bana yardım etti ki?" diye sormuş Aşk. Bilgi gülümsemiş: "Çünkü sadece Zaman,Aşk'ın ne kadar büyük olduğunu anlayabilir."
Logged

profilGülperi
Yönetici
*

Gözlerinde ölsün ölüm yüregimde büyüsün Gülüm...

Toplam Puan 566
Online Online

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 19.121
Favori Takimim Takimim :Fenerbahce
Burcum Burcum : Kova
UYARI PUANI % 0
« Yanıtla #5 : 05 Ocak 2008, 14:22:38 »

İkili Yalnızlığımız...

Suskunuz... Hem de çığlık çığlığa bir suskunluk bizimkisi...

Bu konuşacak bir şeyimiz olmadığından değil. Konuşmaya çalıştığımız şeylerin,
alıştığımız yalnızlığımızdan uzaklaştırması aslında bizim korkumuz...

İkimizde cesaret edemiyoruz. Öylesine alışmışız ki içimizde büyüttüğümüz
yalnızlığımıza. Seviyoruz onu. Bekli de yaşandığında yok olacağı korkusu bizi
tereddütte düşüren. Kaybetmekten korkacağımız bize ait bir şey oluşturma
kaygısı...

Sen yapamadığın hamlenin, hayatın boyu inanmak istediğin değerlere sahip gibi
gördüğün düzeni yok etme girişiminden Başka bir şey olmayacağını düşündün hep...
Bense yılların verdiği bir alışkanlıkla içinde var ettiğim bana daha fazla acı
vermemek için susmayı tercih ettim...

İçimden çığlık atarak susuyorum... Susuyorum... İçimde o kadar güzelsin ki...
Sana susuyorum...

Demiştim ya "yüreğim susmayı öğreniyor". Aslı yok. Sevdiğini anladığında içinde
duyduğun çığlığın yankısı hiç bitmiyor. O hiç susmayacak... Her gün, her saat
bana haykıracak, bağıracak, parçalayacak içimi. Benimse yüzümde o gülümsemem yer
edinecek tekrar...

Her soğuk üşütemediği gibi, her ateş de yakamazmış insanı... Üşüyorum; alev alev
üşüyorum... Hani saatlerce sessiz, tek kelime etmeden sana bakışlarım var ya;
gözlerinde beni ısıtacak olan anlamları yakalamaya çalışma çabamdan başka bir
şey değil...

Ve her yakaladığımda kaybettiğimi hissetmemden öteye gitmeyen bekleyişler... Ve
her kaybettiğimde yeniden yakalama çabam...
Logged

profilGülperi
Yönetici
*

Gözlerinde ölsün ölüm yüregimde büyüsün Gülüm...

Toplam Puan 566
Online Online

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 19.121
Favori Takimim Takimim :Fenerbahce
Burcum Burcum : Kova
UYARI PUANI % 0
« Yanıtla #6 : 05 Ocak 2008, 14:23:05 »

Genç adamın biri, dermiş babasına her gün'Benim de dostlarım var,

sendeki dost gibi'

Baba, itiraz eder,Olmaz demiş dost,

hakikisi belki bir, belki iki,

Fazlasını bulamazsın gerçek, hakiki...

Devam eder durur konuşma...

Aralarında baslar bir tartışma,

Karar verirler bir sınava,

Dostun hakikisini anlamaya...

Bir aksam bir koyun keserler,

Ve koyarlar çuvala.

Baba der ki oğluna,

'Hadi al bu çuvalı, simdi götür dostuna'.

çuvaldan kanlar damlamakta,

Sanki öldürmüşler de bir adamı,

Koymuşlar çuvala, dıştan bakılınca sanılmakta.

Delikanlı sırtlar çuvalı,

Gider en iyi bildiği dostuna, çalar kapıyı.

O dost, bakar ki bir çuval, hem de kanlı,

Kapar hızla kapıyı delikanlının suratına,

Almaz içeri arkadaşını,

Böylece tek tek dolaşır delikanlı,

Kendince tanıdığı, sevdiği dostlarını.

Ne yazık ki, hepsinde de sonuç aynıdır.

Evlat geriye döner. Ama için için yıkılır...

Babasına dönerek; haklıymışsın baba ' der.

Dost yokmuş bu dünyada ne sana, ne de bana.

Baba hayır Evlat 'der, benim bir dostum var bildiğim.

Hadi, çuvalı alda bir kerede git ona genç adam;

adam, çuvalı sırtlar tekrar.

Alnından ter, çuvaldan kanlar damlar...

Gider, baba dostuna. Kabul görür, sevinir.

O dost, delikanlıyı alır hemen içeri.

Geçerler arka bahçeye.

Bir çukur kazarlar birlikte, çuvaldaki koyunu gömerler adam diye,

üzerine de serpiştirirler toprak.

Belli olmasın diye dikerler sarımsak...

Genç adam gelir babasına;

'Baba, iste dost buymuş' diye konusunca,

Babası; 'daha erken, o belli olmaz daha.

Sen yarin git O'na, çıkart bir kavga,

Atacaksın iki tokat, hiç yere; dinmeden ona, iste o zaman

anlaşılacak, dostun hakikisi.

Sonra gel olanları anlat bana...

Genç adam, aynen yapar babasının dediğini,

Maksadı anlamaktır dostun hakikisini,

Babasının dostuna istemeden basar iki tokadı!

Der ki tokadı yiyen DOST;

'Git de söyle babana, biz satmayız sarımsak tarlasını bir iki

tokada'!

HAYATINIZDA, HAYATIMIZDA SARIMSAK TARLASINI SATMAYACAK, DOSTLAR

BULMANIZ,


BULMAMIZ DİLEĞİYLE.
Logged

profilGülperi
Yönetici
*

Gözlerinde ölsün ölüm yüregimde büyüsün Gülüm...

Toplam Puan 566
Online Online

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 19.121
Favori Takimim Takimim :Fenerbahce
Burcum Burcum : Kova
UYARI PUANI % 0
« Yanıtla #7 : 05 Ocak 2008, 14:23:41 »

Bir müddet Zeytin yiyeceğiz, Sonra...



Kendisini karşılayan sekretere; Nazif Beyle görüşmek istediğini söyledi. Bunun üzerine sekreter birden ciddileşti: "Nazif Bey mi?" dedi. "Evet, Nazif Bey!" diye cevap alınca, hüzünlü bir ses tonuyla "Nazif Bey sizlere ömür efendim, onu kaybedeli dört yıl oldu." dedi. Hiç beklemediği bu haberle bir acı saplandı yüreğine. "Ya, öyle mi...?" diyebildi sadece. Hicranlı bir suskunlukla bir müddet öylece kalakaldı. Gözlerine hücum eden yaşlar yanaklarından süzülüp göğsüne damladı. Kendisini toparlayıp

"Onun adına görüşebileceğim bir yakını var mı acaba?" diye sordu. "Evet var, oğlu Selim Bey....". Titrek bir sesle "Öyleyse Selim Beyle görüşebilir miyim?" dedi. Görevli hanım, insanda saygı uyandıran bu kibar beyefendiye, "Selim Bey oldukça meşgul bir insan, randevusuz görüşmek pek mümkün olmuyor; ama ben yine de kendisine bir haber vereyim." dedi ve telefona yöneldi.. Sonra "Kim diyelim efendim?" diye sordu. "Kendimi ona ben tanıtmak istiyorum kızım." cevabı üzerine sekreter dahili telefonu çevirdi. Daha sonra mütebessim bir çehreyle, "Selim Bey sizinle görüşmeyi kabul etti, lütfen beni takip edin." dedi. Beraber merdivenden çıktılar. İnce bir zevkle döşenmiş geniş bir salondan geçip büyük bir kapının önünde durdular, sekreter kapıyı açarak, 'Buyurun!' dedi. O da içeri girdi. Kendisini ayakta bekleyen vakur ve mütebessim gence doğru hızlı adımlarla yürüdü, elini uzatarak, "Merhaba, ben Prof. Dr. Mehmet Baydemir." dedi. "Bendeniz de Selim Cebeci... Lütfen buyurun, oturun." dedi, genç iş adamı.

Mehmet Bey, kendisine gösterilen yere oturur oturmaz: "Yirmi üç yıl, tam yirmi üç yıl... Vaktiyle bana burs verip okumama vesile olan insanın elini öpmek için bu ânı bekledim." dedi ve dudakları titredi, gözleri doldu. "Ama o büyük insanın elini öpmek nasip değilmiş, bunun için ne kadar üzgünüm anlatamam." Yaşarmış gözlerini kuruladıktan sonra Selim Beye döndü: "Fakat en azından o büyük insanın mahdumunun elini sıkmaktan da bahtiyarım." Misafirin bu sözleri üzerine Selim Bey yerinden fırladı, kulaklarına inanamıyordu. Kelimelerinin her biri birer hayret nidâsı gibi dizildi cümlelerine: "Mehmet Baydemir demiştiniz değil mi, Tosyalı Mehmet Baydemir mi?" Profesör, delikanlının bu heyecanlı haline bir anlam veremeyerek başıyla "Evet" dedi. Bunun üzerine Selim Beyin gözleri sevinçle parladı. "Babamla sizi uzun yıllar aradık; ama bulamadık." dedi.

Profesörün yanına gelerek iki eliyle elini tuttu, candan bir dost gibi sıktı ve "Sizi karşıma Allah çıkardı." dedi. Bu sözler profesörü çok şaşırtmıştı. "Uzun yıllar beni mi aradınız? Peki ama neden?" dedi. Selim Bey gülen gözlerle profesöre bakarak "Bizdeki emanetinizi vermek için..." deyince, profesörün şaşkınlığı iyiden iyiye arttı. "Emanet mi?" dedi. Selim Bey cevap vermeden yerine geçip telefonu çevirdi. Karşısındakine "Gelebilir misiniz?" deyip telefonu kapattı. Mehmet Bey, şaşkın gözlerle Selim Beye bakarken kapı çalındı, odaya iyi giyimli bir bey girdi.

Selim Bey ona yanına gelmesini işaret etti, sonra kulağına bir şeyler fısıldadı. Gelen kişi bir şey söylemeden geldiği kapıya yöneldi. O çıkarken Selim Bey, misafiriyle tatlı bir sohbete başladı. Sohbetleri koyulaştıkça, çehrelerindeki şaşkınlık, yerini birbirlerine hasret kırk yıllık ahbapların yeniden buluşmalarındaki sevinç, samimiyet ve güvene bırakmıştı. Mehmet Bey yurt dışındaki tahsilinden, araştırmalarından ve yirmi üç yıl boyunca her yıl büyüyen memleket hasretinden bahsetti. Sonra Nazif Beyin duvardaki portresini göstererek, "Bu günlerimi şu büyük insana borçluyum." dedi. "Bana yalnızca maddî destek vermedi, mânen de beni hiç yalnız bırakmadı. Yurt dışında tahsil görürken yanlışa her yeltendiğimde hayalen yanımda hazır oldu. 'Sana bunun için burs vermedim.' diyerek bana istikamet verdi. Ona her namazımda dua ediyorum." dedi ve gözlerini Nazif Beyin duvardaki fotografına mıhladı. Sonra gözleri portrenin altındaki ilk anda mânâ veremediği diğer tabloya kaydı.

Son derece şık bir çerçevenin içinde, bazı yerleri yamalı ve tamir görmüş oldukça eski bir çift çorap duruyordu. Biraz daha dikkatli baktığında çerçevede bazı cümlelerin de sıralandığını fark etti:

"Bir müddet zeytin yiyeceğiz, sonra..."

Selim Bey, kendisine bir soru sorduğu için başını ona çevirdi; fakat aklı tabloda kalmıştı. Selim Beye cevap verirken tabloya bir daha baktı. İkinci cümle de birinci cümle gibi üç nokta ile bitiyordu:

"Bir müddet sabredeceğiz, sonra..."

İyice meraklanmıştı. Bu ilk görüşmeleri olmasaydı, yanına gidip tabloyu iyice inceleyecekti; fakat bu uygun düşmez, düşüncesiyle yalnızca sohbet arasında göz ucuyla merakını gidermeye çalışıyordu. Ancak her seferinde biraz daha artan bir merakın içinde kalıyordu. Üçüncü cümlede:

"Bir müddet yürüyeceğiz, sonra..." diye yazıyor ve altta böyle birkaç cümle daha sıralanıyordu. Artık aklı hep tablodaydı. Sonunda dayanamayıp, "Selim Bey merakımı mazur görün. Şu tabloya bir mânâ veremedim."

Selim Bey kendisine has bir gülüş ile misafirine baktı, derin bir nefes alarak:

"Malumunuz, babam varlıklı bir insandı. Oldukça iyi bir hayatımız vardı. Sonra ne olduysa her şeyimizi kaybettik. O zenginlikten geriye hiçbir şey kalmadı. Köşkümüzdeki hizmetçiler de gitti. Yemekleri artık annem yapıyordu. Hatırlıyorum da bir sabah, kahvaltıya sadece zeytin koyabilmişti. O zengin kahvaltılarımıza bedel, yalnızca zeytin... Şaşkınlık içinde, 'Başka bir şey yok mu?' diye sormuştum. Bu soru karşısında annemin hüngür hüngür ağlayışı gözümün önünden hiç gitmiyor. Annemin ağlayışına mukabil babam: 'Bir müddet zeytin yiyeceğiz, sonra...' dedi ve durdu, güçlü bakışlarını üzerimizde gezdirdi, 'Alışacağız.' dedi. Ve iştahla bir zeytin alıp ağzına attı. Birkaç gün sonra haciz memurları gelip köşkümüzü de elimizden aldılar. Kenar bir mahallede küçük, eski bir eve taşındık. Doğru dürüst bir eşyamız da kalmamıştı. Annem bezgin bir sesle: 'Bu evde hiçbir şey yok! Burada nasıl yaşayacağız.' diye haykırdı. Bunun üzerine babam: 'Bir müddet sabredeceğiz, sonra alışacağız.' dedi . Gittiğim özel okuldan ayrılmış, bir devlet okuluna yazılmıştım.

Sabahleyin okula servisle gitmeyi umarken, babam elimden tuttu, 'Bu ilk günün, okula beraber gideceğiz.' dedi. Yürümeye başladık. Okul oldukça uzak gelmişti bana, yorulup geride kaldığımı hatırlıyorum. Babam kim bilir hangi düşüncelere dalmıştı. Geride kaldığımı fark etmemişti. Biraz sonra fark edince bana döndü. İsyan dolu bakışlarımı yüzünde gezdirdim. Bir an bana ızdırapla baktıktan sonra, yanıma geldi. Bir şey söylemesine fırsat vermeden, kızgın aynı zamanda nazlı bir tavırla, 'Yoruldum.' dedim. Babam oldukça sakin bir şekilde: 'Bir müddet yürüyeceğiz, sonra alışacağız.' dedi.

Babam her sabah erkenden çıkıyor, geç saatlerde ancak dönüyordu. Döndüğünde ise küçük odaya çekiliyor, bazen saatlerce orada kalıyordu. Çoğu zaman buradan gözyaşları içerisinde çıktığını görüyordum. Bir gün, merakıma yenilip babamın küçük odasına girdim. Yerde bir seccade, seccadenin üzerinde de bir tespih vardı. Duvarda ise Arapça bir ibarenin altında şu yazı vardı: 'Allah borcunu ödeme niyetinde olanın kefilidir.' Babamın dediği gibi oldu, zor da olsa zamanla alıştık. Bu hal birkaç yıl sürdü. Bir gün babam eve çok farklı bir yüz ifadesiyle geldi. Ağlamaklı bir yüz ifadesi vardı. Her birimize bir paket getirmişti. Köşkten ayrıldığımız günden beri ilk defa paketlerle eve geliyordu. Bizi bir araya topladı. 'Bugün, benim için ne mânâya geliyor biliyor musunuz?' dedi, kelimeleri boğazına düğümlendi, gözlerine yaşlar hücum etti. Sözlerini kesmek zorunda kaldı. Her birimize hediyelerimizi teker teker verdi ve bizi ayrı ayrı kucaklayıp yanaklarımızdan öptü, kendisi de bir koltuğa o turdu. Cebinden gazeteye sarılı bir şey çıkardı. O sırada da ağlıyordu. Hepimiz şaşkınlık içinde babama bakıyorduk. Gazeteyi açtı, içinden bir çift yeni çorap çıkardı. Bu gözyaşlarıyla, bir çift çorabın alâkasını kurmaya çalışırken babam, beklemediğimiz bir şey yaptı. Çorabı burnuna götürdü, kokladı, kokladı. Arkasından hıçkırarak ağlamaya başladı.

Hepimiz şok olmuştuk, tek kelime bile söylemeden bekledik. Babam nihayet kendisini topladı ve 'Bir zaman önce, büyük bir borcun altına girmiştim. Borcumu ödeme niyetiyle yeniden çalışmaya başladığım zaman kendi kendime 'bütün kazancım, borçlarımı ödeyinceye kadar alacaklılarımın hakkıdır. Onların hakkını vermeden ayağıma bir çorap almak bile bana haram olsun.' demiştim. Bugün ise, Allah'ın yardımıyla, borcumu bitirdim. Artık kimseye tek kuruş borcum kalmadı." dedi. Sonra gözyaşları içinde ayağındaki çorapları çıkarıp yeni çoraplarını giydi. Ben de o eski çorapları hem aziz bir baba yadigârı, hem de bir ibret nişanesi olarak sakladım. Bu çoraplar her gün bana: 'Paralarını ödeyinceye kadar bütün kazancım alacaklılarının hakkıdır.' diyor".

Selim Beyin bakışları bilinmez âlemlere dalarken o, nemlenen gözlerini kuruladı, sonra dönüp duvardaki siyah-beyaz fotografa hayran hayran baktı. "Babanız sandığımdan da büyükmüş Selim Bey. Ben olsaydım öyle müreffeh bir hayattan sonra anlattığınız gibi bir darlıkta, herhalde çıldırırdım." Selim Beye döndü ve "Siz ne yapardınız?" diye sordu. Selim Bey kendisine has tebessümü ile: "Bir müddet zeytin yerdim, sonra..." dedi ve gülümsedi. O sırada kapı çalındı, biraz önceki beyefendi elinde bir kutuyla içeriye girdi. Kutuyu Selim Beyin masasına bırakıp çıktı. Selim Bey yerinden kalkıp kutuyu alarak Mehmet Beye uzattı. 'Buyurun, yıllarca size vermek istediğimiz emanetiniz.' dedi. Mehmet Bey bilinmez duygular içerisinde kutuyu açtı. İçinden kadife bir kese çıktı. Keseyi açıp içini kutuya boşalttığında merakı iyiden iyiye arttı. Keseden birkaç tane cumhuriyet altını ile bir not çıkmıştı. Mehmet Bey hassasiyetle katlanmış kâğıdı açıp okumaya başladı.

Sevgili Mehmet Bey oğlum,

Bazen istediğimizi yaparız, çoğu zaman da mecbur olduğumuzu... Tahsil hayatınız boyunca size burs vermeyi taahhüt etmiştim. Ancak eğitiminizin son altı ayında size burs verme imkânını bulamadım. Bir müddet sonra imkânlarıma yeniden kavuştum; lâkin bu sefer de size ulaşamadım. Dolayısıyla size borçlandım ve borçlu kaldım. Eğer böyle bir borcu gözyaşı ve ızdırapla ödemek mümkün olsaydı, ben bu borcu fazlasıyla ödemiş olurdum. Zira sevgili oğlum, bu altı aylık zaman diliminde bursunu verememenin ızdırabıyla kaç gece ağladım onu Rabb'im bilir. Her neyse, bursunuzu tarihlerindeki değeriyle altına çevirdim. Bu altınlar sizindir. Bunlar elinize ulaştığında, borçlarımın tamamını ödemiş olacağım.

Sevgilerimle, Nazif Cebeci.

Mehmet Bey neye uğradığını şaşırmıştı. Bu büyük insanın yüceliği karşısında bir çocuk gibi yalnızca ağlıyor, ağlıyordu. Selim Bey de bir hayli duygulanmıştı. Onun da yanaklarından yaşlar süzülüyordu. Bir ara yaşlı gözlerle babasının siyah-beyaz portresine baktı. Kendisine yıllarca hüzünle bakan gözleri, bu sefer sevinçle bakıyor gibiydi.
Logged

profilGülperi
Yönetici
*

Gözlerinde ölsün ölüm yüregimde büyüsün Gülüm...

Toplam Puan 566
Online Online

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 19.121
Favori Takimim Takimim :Fenerbahce
Burcum Burcum : Kova
UYARI PUANI % 0
« Yanıtla #8 : 05 Ocak 2008, 14:24:35 »

Yıllar önce bir adam büyük sel felaketi yaşayan bir memlekette birçok kişiyi selden kurtarmış. Herkes büyük mutluluk yaşamış ve bu adama karşı hayranlıklarını her defasında dile getirmişler.

Cesareti ve yaptığı iyiliklerin ağızdan ağıza dolaşması sonucu zamanla bu kişi “selden adam kurtaran adam” diye anılır olmuş. Çok uzak diyarlardan pekçok kişi “selden adam kurtaran adam”ı görmek ve maceralarını dinlemek için akın etmişler.

“Selden adam kurtaran adam” da yaşadıklarını ve kahramanlıklarını herkese anlatır olmuş. Bu hal adamda öyle bir alışkanlık haline gelmiş ki, hayatta en çok zevk aldığı olay selde yaşadıklarını ve nasıl adam kurtardığını anlatmak olmuş.

Zamanı gelmiş, vadesi dolmuş ve meşhur “selden adam kurtaran adam” vefat etmiş. Tabii iyi bir insan olduğu ve insanlara faydalı işler yaptığı için cennete buyur etmişler adamı.

Adam büyük bir neşe ile cennete girmiş. Günler güzel güzel geçerken, bir anda adam hayatında birşeylerin eksik olduğunu fark etmiş. Kendini sorgularken bu eksikliğin “selden adam kurtaran adam” diye ünlendiği hadiseyi kimsenin dinlemeye gelmemesi olduğunu fark etmiş. Canı sıkkın bir vaziyette dolaşırken “burası cennet ne dilersem olur” diye düşünüp, sorumlulara bir isteği olduğunu bildirmiş.

Adam burada kimsenin kendisinin selden nasıl adam kurtardığını sormadığını ve bu maceralarını anlatamadığı için canının çok sıkıldığını söylemiş. İsteğini dinleyen sorumlular, “selden adam kurtaran adam”ın hikayesini anlatabilmesi için cennette bir konferans ayarlayabileceklerini söylemişler.

Adam çok sevinmiş ve yeniden dünya günlerindeki gibi kendisine hayran bir kitlenin oluşacağını ve dinleyenlerden bu hikayeyi duyanların da kendisine geleceğini, yeniden eski mutlu günlerine döneceğini düşünmüş. Gel zaman git zaman adam konferans gününü iple çekerken, vakit gelmiş ve deniz kenarında muhteşem bir platform kurulmuş. Dinleyiciler gelmiş ve yerlerini almışlar.

“Selden adam kurtaran adam” büyük bir heyecan ve gururla kürsüye doğru yönelmiş. Tam konferansına başlayacakken bir sorumlu yanına gelmiş ve heyecandan kalbi fırlayacak gibi atan “selden adam kurtaran adam”ın kulağına şu ifadeleri fısıldamış; “efendim, şu en önde oturan uzun beyaz sakallı zatı görüyür musunuz?”

Adam her halinde önemli bir zat olduğunu hissettiği dinleyiciye bakmış ve böyle bir kişinin bile dinlemeye gelmesine sevinerek “evet” demiş. Sorumlu “o kişi Nuh Peygamberdir efendim, anlatırken biraz dikkatli olursanız iyi olur” demiş.

Kıssadan hisse;

Hiç kimse vazgeçilmez değildir,

Herkesin anlatacak bir hikayesi vardır,

Yaptığımız işlerle övünürken dikkatli olmak gerekir,

İşleri sizden daha iyi yapan birisi daima vardır.
Logged

profilGülperi
Yönetici
*

Gözlerinde ölsün ölüm yüregimde büyüsün Gülüm...

Toplam Puan 566
Online Online

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 19.121
Favori Takimim Takimim :Fenerbahce
Burcum Burcum : Kova
UYARI PUANI % 0
« Yanıtla #9 : 05 Ocak 2008, 14:24:59 »

Çok eski zamanlarda adamın biri durumundan çok şikayetçiymiş, "çalışıyorum
didiniyorum ancak yaşıyorum. Tek başımayım, kimsem yok" diye mutsuz mutsuz
geziniyormuş. Sonunda bir karar vermiş, gezip dolaşacak bir melek bulacak,
durumunu ona anlatıp bu haksızlığı düzeltmesini isteyecekmiş..

Ve yola koyulmuş. Dağda ilerlerken bir kurda rastlamış. Kurt bir deri bir
kemik, ayakta zor duruyor, adamın yanına yaklaşmış, nereye gittiğini sormuş.
Adam derdini anlatmış, "Bir melek bulacağım, bana yapılan haksızlığı
düzeltmesini isteyeceğim..." Kurt da ona "Bana bir iyilik yapar mısın"
demiş. "Ben de gece gündüz dolaşıyorum , bir yudum yemek zor buluyorum. O
meleğe beni de anlat, böyle açlıktan ölen bir kurt olurmu, diye sor..."

Adam yoluna devam etmiş, bir süre sonra güzel bir kıza rastlamış Kız da
nereye gittiğini sormuş, "melek hikayesini" öğrenince adamın ellerine
sarılmış: "Ne olur o meleğe beni de anlat. Gencim, güzelim, zenginim,
herşeyim var ama çok mutsuzum. Mutluluğa ulaşmak için ne yapmam gerektiğini
sor o meleğe..." Adam melekle kız için de konuşacağına söz vermiş ve yoluna
devam etmiş.

Bir süre sonra dinlenmek için bir ağacın altına uzanmış. Bütün çevresi
yemyeşil olan bu ağacın neredeyse hiç yaprağı yokmuş ve tabii ağaç bu duruma
çok üzülüyormuş. O da derdini adama anlatmış... "Eğer o meleği bulursan
benden de söz edermisin? Bu kaderimden hiçbir şey anlamıyorum. Görüyorsun,
bereketli bir toprak üzerindeyim, her taraf yemyeşil, bütün ağaçların
yaprakları var, meyveleri var. Benimse hiçbir şeyim yok. Benim de diğerleri
gibi yeşillenmem için ne yapmam gerekiyor. Ne olur o melekten bunu öğren..."
Adam ona da "peki" demiş, yoluna devam etmiş.

Nihayet bir gün, tam melek bulmaktan umudu kesilmiş vazgeçmek üzereyken
karşısına bir melek çıkmış. Adam kendinden başlamış: "Gece gündüz demeden
çalışıyorum, dünyanın hiçbir nimetinden faydalanmıyorum, acınacak bir
hayatım var. Benden daha az çalışan daha keyifli yaşayan bir sürü insan var.
Nerede adalet? Nerede eşitlik?" "Tamam tamam" demiş melek "Sana mutluluk ve
zengin olman için bir şans veriyorum. Şimdi aynı yoldan evine dön. "

Adam rahatlamış ve ağacın, kızın, kurdun dertlerini de meleğe anlatmış.
Melek onlar için de konuşmuş, adam dönüş yolunu tutmuş.

Uzun bir yürüyüşten sonra ağacın yanına gelmiş ve meleğin sözlerini
aktarmış: "Senin köklerinin tam yanına bir sandık altın gömülüymüş Sen bu
yüzden beslenemiyorsun, dolayısıyla yaprağın, meyven olmuyor. Bu altın
sandığı çıkarılınca sen de diğer ağaçlar gibi yeşilleneceksin."
"Harika!"diye bağırmış ağaç, "Çabuk kaz ve sandığı çıkar." Adam "olmaz"
demiş, "Melek bana kendi şansımı verdi. Evime dönmeliyim."

Adam yine yola düşmüş. Genç kız zaten yolunu bekliyormuş "Ne dedi ne dedi"
diye koşmuş. "Acılarını ve sevinçlerini paylaşacak biriyle evlenirse bütün
dertleri hallolacak, sende mutlu olacaksın" demiş adam. Kız "hadi o zaman"
demiş, "evlenelim seninle ve mutlu olmaya çalışalım" Adam yine" olmaz" diye
cevap vermiş, "zamanım yok. Meleğin bana verdiği şansı bulmak için hemen eve
dönmeliyim. Sen kendine başka bir koca bul."

Biraz sonra sıska kurt çıkmış karşısına. Adam ona da olan biteni anlatmış,
kendini şansını bulmak için acelesi olduğunu söylemiş. "Peki ya ben" demiş
kurt. "Benim için ne dediğini söyle ve git. "Senin için söylediğini ben
anlamadım" demiş adam, " Melek dedi ki, o kurt yiyecek bir aptal bulamazsa
aç dolaşmaya mahkumdur." Kurt "ben çok iyi anladım" demiş ve aptalı yemiş.

Acaba bizde yaşamımız boyunca kaç defa böyle dolaşıp fırsatları göremeyip
başkalarına altın tepside sunduk?
Logged

profilGülperi
Yönetici
*

Gözlerinde ölsün ölüm yüregimde büyüsün Gülüm...

Toplam Puan 566
Online Online

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 19.121
Favori Takimim Takimim :Fenerbahce
Burcum Burcum : Kova
UYARI PUANI % 0
« Yanıtla #10 : 05 Ocak 2008, 14:25:29 »

Uzaklarda küçük bir kasabada genç bir adam kendi işini kurdu. İki caddenin köşesinde bir perakendeciydi. Adam dürüst ve dost canlısıydı, insanlar onu seviyorlardı. Ondan alış- veriş yapıyorlar ve arkadaşlarına tavsiye ediyorlardı. Adam bir yıl içinde bir dükkandan, Amerika’nın bir ucundan diğerine uzanan bir zincir yarattı.
Birgün hastalanıp hastaneye kaldırıldı. Doktorlar az zamanı kalmış olabileceğinden endişe ediyorlardı.

Üç yetişkin çocuğunu yanına çağırdı ve onlara bir görev verdi:
"İçinizden biri yıllar boyu uğraşarak kurduğum şirketimin başına geçecek. Hanginizin bunu hakketiğine karar vermek için, her birinize birer dolar vereceğim, şimdi gidip bu birer dolarla ne alabiliyorsanız alacaksınız, ama bu akşam geri döndüğünüzde paranızla aldığınız şey hastahane odamı bir uçtan bir uca doldurmalı."

Çocuklar bu başarılı şirketi yönetme fırsatı karşısında heyecana kapıldılar. Üçü de şehre gidip parasını harcadı. Akşam geri döndüklerinde babaları sordu:
"Birinci çocuğum, bir dolarla ne yaptın?"
Çocuk cevap verdi:
"Arkadaşımın çiftliğine gittim, bir dolarımı verdim ve iki balya saman aldım."
Sonra odadan dışarı çıktı, saman balyalarını getirdi, açtı ve havaya savurmaya başladı. Oda bir anda samanlarla dolmuştu. Ama biraz sonra samanların tamamı yere indi ancak babanın söylediği gibi odayı bir uçtan öbür uca dolduramadı. Adam sordu:

"Peki ikinci çocuğum, sen paranla ne yaptın?."
"Yorgancıya gittim. İki tane yastık aldım."
Bunu söyleyen çocuk, yastıkları içeri getirdi, açtı ve tüyleri bütün odaya dağıttı. Zaman içinde bütün tüyler yere düştü, böylece oda yine dolmamıştı.

"Sen üçüncü çocuğum, sen paranı ne yaptın?." diye sordu adam.
"Dolarımı cebime koyup senin yıllar önceki dükkanın gibi bir dükkana gittim. Dükkanın sahibine parayı verdim ve bozmasını istedim. Dolarımın 50 centini İncil’de yazıldığı gibi çok değerli bir şeye verdim, 20 centini şehrimizdeki iki yardım kurumuna bağışladım, 20 cent de killiseye verdim, böylece bir onluğum kaldı. Bununla iki şey aldım."

Çocuk elini cebine atıp bir kibrit kutusu ve bir mum çıkardı. Işığı kapatıp mumu yakınca oda mumun yaydığı ışıkla dolmuştu. Oda samanla veya tüyle değil, bir uçtan öbür uca ışıkla dolmuştu. Baba memnundu.

"Çok iyi oğlum. Bu şirketin başına sen geçeceksin, çünkü yaşam hakkında çok önemli bir şeyi, ışığını yaymayı biliyorsun. Bu çok güzel.
Logged

profilGülperi
Yönetici
*

Gözlerinde ölsün ölüm yüregimde büyüsün Gülüm...

Toplam Puan 566
Online Online

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 19.121
Favori Takimim Takimim :Fenerbahce
Burcum Burcum : Kova
UYARI PUANI % 0
« Yanıtla #11 : 05 Ocak 2008, 14:26:01 »

Genç Macar Sanatçı Arpad Sebesy multimilyoner Elmer Kelen in portresini yapmak için görevlendirilmişti. Görev özellikle zordu, çünkü Kelen sadece üç kısa poz vermeye razı olmuştu. Sonuçta, Sebesy portrenin çoğunu ezberden yapmak zorunda kalmıştı.
Kısıtlamalara rağmen, Sebesy portrenin Kelen e yeterince benzediği görüşündeydi.
Ancak, Kelen ayni fikirde değildi. Kibirli milyoner resmin kendisine benzemediğini öne sürerek portrenin parasını ödemeyi reddetti.
Genç ressam resmini yapabilmek için saatlerce titizlikle çalışmıştı, ve birdenbire bunu gösterecek hiç bir şeyi olmadığını fark etti. Milyoner stüdyodan ayrılırken, sanatçı bir ricada bulundu, " Portreyi size benzemediği için
reddettiğiniz belirten bir mektup yazabilir misiniz?" Kelen bu kadar kolay kurtulduğuna sevinerek razı oldu. Aylar sonra, Macar
Sanatçıları Derneği, Budapeşte Güzel Sanatlar Galerisinde sergi açtı. Kelen in telefonu çalmaya başladı. Biraz sonra galeriye geldiğinde Sebesy nin yaptığı portresinin, üzerinde "Bir Hırsızın Portresi" etiketiyle teshir edildiğini
gördü. Mağrur milyoner resmin indirilmesini istedi. Müdür reddedince, Kelen resim kendisini topluma alay konusu edeceği için dava açmakla tehdit etti. Bunun üzerine müdür Kelen in resmin kendisine benzemediği için almayı reddettiğini belirten imzalı mektubunu çıkardı. Milyoner artık resmin parasını ödeyip almaktan başka çare kalmadığını anlamıştı.
Genç sanatçı sadece son gülen olmakla kalmamış, ayni zamanda güçlüğü karlı bir alışverişe dönüşmüştü. Çünkü milyoner resmi almağa kalktığında fiyatının eskisinden on kat daha fazla olduğunu görmüştü. Gördüğünüz gibi, güçlüklere teslim olmayı kabul etmemişti. Bunun yerine öfke ve acıya teslim olmaktansa yaratıcı ve yararlı bir kapı açacak bir yol düşündü.Kısaca ressam değerli bir prensip keşfetmişti :

Yeni fırsatlar bizi genellikle sıkıntılı anlarda ziyaret eder, çünkü bir kapı kapanırsa, başka bir kapı açılır.
Logged

profilGülperi
Yönetici
*

Gözlerinde ölsün ölüm yüregimde büyüsün Gülüm...

Toplam Puan 566
Online Online

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 19.121
Favori Takimim Takimim :Fenerbahce
Burcum Burcum : Kova
UYARI PUANI % 0
« Yanıtla #12 : 05 Ocak 2008, 14:26:24 »

Amerika'da bir ilkokulda öğretmen çocuklara evde ders alınabilecek bir hikaye yaratmalarını, ertesi gün sınıfta okuyacaklarını söylemiş. Ertesi gün çocuklar hikayelerini anlatmaya başlamış. İlk sırada küçük Suzi varmış. Başlamış anlatmaya:
- Bizim çiftliğimiz var. Bir gün babamla yumurtaları topladık, bir sepete koyduk. Arabayla giderken bir tümsekten geçtik, sepet devrildi ve yumurtaların hepsi kırıldı.
Öğretmen:
- Güzeel. Peki bu hikayeden alınacak ders nedir?
- Bütün yumurtaları aynı sepete koyma.
- Aferin çok güzel. Lily sıra sende.
Küçük Lily tahtaya kalkmış ve anlatmaya başlamış:
- Bizim de bir çiftliğimiz var. Babam yumurtalardan civciv çıkması için onları kuluçka makinesine koyar, geçen hafta 12 yumurta koydu. 12 civcivi olacağını sanıyordu, ama sadece 8'inden civciv çıktı.
- Eveeet. Peki burdan alınacak ders nedir?
- Yumurtadan çıkmamış tavukları sayma.
- Aferin bu da çok güzel. Billy, sıra sende...
Küçük Billy tahtaya kalkmış ve anlatmaya başlamış:
- Amcam Ted Vietnam Savaşı'na katılmıştı. Bir gün helikopterle bir göreve giderken helikopter vurulmuş. Ted Amcam helikopter düşmeden elinde bir makinalı tüfek, bir kasatura ve bir şişe bira ile atlamayı başarmış. Paraşütüyle yere inerken yolda birayı içip bitirmiş. İnince mermisi bitene kadar makinalı tüfeğiyle 70 kişiyi haklamış. Sonra kasatura kırılana dek onunla 20 kişiyi halletmiş. Sonra da son 10 kişiyi de silahsız bitirmiş.
- Böyle korkunç bir hikayeden alınacak ne ders olabilir?
- İçtikden sonra Ted Amcama bulaşmayın...
Logged

profilGülperi
Yönetici
*

Gözlerinde ölsün ölüm yüregimde büyüsün Gülüm...

Toplam Puan 566
Online Online

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 19.121
Favori Takimim Takimim :Fenerbahce
Burcum Burcum : Kova
UYARI PUANI % 0
« Yanıtla #13 : 05 Ocak 2008, 14:26:45 »

Adam bilinçsizce uzandı, üzerine eğilmiş, merakla yüzüne bakan karısının sol memesini tuttu, sıkmaya çalıştı. Sıkamadı. Kadın utanç ve panikle adamın elini aldı yatağa bıraktı. Bir taraftan yaptığına üzülerek…

Atlatabilir miydiler yine? Son bu kadar yakın mıydı? Bu kez umutsuz görünüyordu. Doktorlar gelip gidiyor, hemşireler koşturuyor, hiçbir şey iyiye gitmiyordu. Zaman kavramı kaybolmuştu. Öyle hastane odasında, sandalyelerin üstünde uyumaktan, yarı aç yarı tok beklemekten bitkindi. Kardeşi her saat başı arıyor, “Git eve, biraz dinlen. Ben beklerim.” diyordu. Her defasında kabul ediyor, eve gidiyor, bir duş alıp üstünü başını değiştiriyor, uyuyamıyor, evde duramıyor, dönüp geliyordu.

Akşam üzeri hemşire geldi. Serum akışına baktı. Bir iğne yaptı gitti. Kalktı, sıcak sabunlu sularla yıkadığı bezlerle kocasını sildi temizledi. Giysileri de kirlenmişti ama, kardeşi geldiğinde onun yardımı ile değiştirecekti. Oturdu başucunda beklemeye başladı. Bir ara adam yarı doğruldu yerinden, beyin kanamasının peltekleştirdiği diliyle “ Eve gidelim.” dedi. Kendi de inanmadı söylediğine ama, avuttu. “Hele biraz iyileş, şu serum bitsin.”

Sonra kitaplarından birini aldı eline. Ağlamasına engel olsun diye anlamasa da okumaya çalıştı. Sabaha karşı başka bir hemşire tekrar serum akışına baktı. “Hastanız ne zamandır uyuyor?” dedi. Şöyle bir düşündü, beş saat kadar olmuştu. “Bir saate kadar uyanmazsa bize haber verin.” dedi hemşire. “Komaya girmiş olabilir.” Ben doktoru bulmaya çalışacağım.” Doktor geldi, hastanın nabzını saydı. Bir umut arayan, sorgulayan gözlerle doktora baktı, doktor tıbbi terimlerle hemşireye bir şeyler anlattı gitti.

Her dakikasını, hatta saniyesini sayarak bu bir saati bekledi. Kocası uyanmadı. Sonraki birkaç saat ve iki gün de. O öyle, kocasının başucunda sessiz bekledi. Ara, ara kardeşi geldi, birkaç saatliğine eve gidip döndü. Her gidişinde, döndüğünde kocasını ölmüş bulmaktan korkarak, ve belki de uyanmış bulacağına dair yüreğinde minicik bir umut taşıyarak. Her ayak sesinde, bir doktor, bir hemşire gelsin, iyi bir şeyler söylesin diye gözleri kapıda bekledi. Bir ayak ucunda oturdu kocasının, ayak bileklerine sıkıca tutunup kestirdi sandalye üstlerinde. Bir baş ucunda oturup, ellerini tuttu. Sanki öyle elinden, ayağından tutarsa kendisini bırakıp ölmezmiş gibi geliyordu.

Üçüncü günüydü komanın, sabaha karşı inceden bir yağmur başladı. Yağmurun dışında değişen bir şey yoktu. Hasta derin komada uyuyor, o bekliyordu. Bir hemşire geldi, “Biraz dışarı gelebilir misiniz?” dedi. Bir umutla yüreği çarparak hemşireyi izledi. “Hastanızın durumu giderek ağırlaşıyor.” dedi hemşire. “Her şeye hazır olun.” Bir an şaşırdı. “Her şeye hazır olmak mı?” Odaya dönemedi. Koridorun sonundaki pencereye gitti. Işıkla dolan sabaha inat yağmur hızlanıyordu.

Kafasını toparlamaya çalıştı. Her şeye hazır olmanın nasıl bir şey olması gerektiğini düşündü. Acaba akrabalara haber vermeli miydi. “Anne” dedi içinden. “Anne nerelerdesin?” Sakin adımlarla odaya yürüdü. Kocasının başucuna oturdu. Elini eline aldı. Bir damla gözyaşı adamın eline düştü. Ve hayretle adamın da göz pınarından bir damlanın süzüldüğünü gördü. Tam bunun bilinçli bir ağlama olup olmadığını düşünürken, kapı çalındı. Bitişik odada karısı tedavi gören adam geldi. “Hastaya Kuran okumak istiyorum, izin verir misiniz?” diye sordu.

Artık hiç kuşkusu kalmamıştı, kocası ölüyordu. Adamın bir bildiği vardı. Sessizce başını salladı. Kalktı yerini O’na bıraktı. Arada içeri bakarak okumanın bitmesini bekledi. Adam, yüzü ışık içinde mırıl, mırıl okudu. Çıkarken “Sabırlı ol.” Dedi. “Sağ olun.” derken içinden tekrarlıyordu: “Her şeye hazırlıklı olmalıyım, sabırlı olmalıyım.”

Kahvaltı servisi ve oda temizliğini önce hemşirelerin, ardından doktorların olağan ziyaretleri izledi. Değişen bir şey yoktu. Ayak ucuna oturdu kocasının. Ayak bileğinden tuttu. Öyle yarım saat kadar boşluğa bakıp, düşünemeyen bir kafayla bekledi. Bir hırıltı çıktı kocasının boğazından, hapşırır gibi bir ses çıkardı adam. Bir umutla aydınlandı yüreği. “Hah kendine geliyor işte!” dedi. Koridora koştu, “Bakabilir misiniz biraz?” diye hemşireye seslendi. Hemşire geldi. Hastaya bir göz atıp zile bastı.

Koridorda telaşlı ayak seslerinin ardından tekerlekli bir sehpa üzerinde monitör geldi. Ne olduğunu anlamadan doktor da telaşla içeriye girdi. Elektrotların bağlantısı tamamlandığında yüreğin hala attığını gördü ekranda . Bir an umutla gülümsedi. Ama dikey çizgilerin hızla boyları kısalıp, araları açıldı. Filmlerde defalarca gördüğü gibi düz bir çizgiye dönüştü. Kendine geliyor sandığı kocası kendinden gitmişti. Sordu: “Öldü mü yani şimdi?” Doktor, “Başınız sağ olsun.” Dedi gitti. Tam bir çığlık kopuyorken boğazından, hemşire “Dışarıda bekleyin isterseniz.” dedi. Çığlığını bırakmadı. “Tamam sustum, burada kalmak istiyorum.” dedi.

Sonradan kendisinin de inanamadığı bir dinginlik içinde, bir damla gözyaşı dökmeden, sessizce serum bağlantısının, sondanın çıkarılmasını izledi. “Bir saat kadar yerinde beklemesi gerekiyor, siz perişansınız, bir yakınınıza haber verin, gelsin beklesin.” diyenlere “Ben beklerim.” Dedi.

Şimdi ayrı yönlere giden trenlerin birbirini izleyen yolcuları gibiydiler. Bir daha birbirlerini asla görmeyeceklerdi. “Bundan sonrası çok zor olacak.” diye düşündü. Ağlayamadığını fark etti. Hemşireye, “Tamam sustum.” dediği anda tıkanmıştı.

Cep telefonunu açıp yakınlarına haber verdi. Kardeşi geldiğinde bekleme süresi bitmişti. Sessizce resmi işlemleri tamamladı. Eve gittiğinde de, aynı sessizlikle evi toparladı. Artık gelen giden çok olurdu. Bütün o koşturmalar, baş sağlığı ziyaretleri, okumalar sırasında da ağlayamadı.

Ta ki, üç ay sonra televizyon da kocasının çok sevdiği ve çok söylediği bir şarkıyı duyana kadar.

“Vücut ikliminin sultanı sensin,
Efendim, derdimin dermanı sensin.”

Sonra, gözyaşlarını kimsenin görmemesine özen göstererek yaşadığı sürece ağlayacaktı.
Logged

profilGülperi
Yönetici
*

Gözlerinde ölsün ölüm yüregimde büyüsün Gülüm...

Toplam Puan 566
Online Online

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 19.121
Favori Takimim Takimim :Fenerbahce
Burcum Burcum : Kova
UYARI PUANI % 0
« Yanıtla #14 : 05 Ocak 2008, 14:27:10 »

Bir saatlik dost



Hizli bir calisma temposunun ardindan saatin bes oldugunu kat nobetini devretmeye gelen hemsire arkadaslar sayesinde fark etmistik. Yogun bir servisti calistigim servis cocuk servisleri hastanelerin en yogun ve gurultulu olan servisleridir. Artik gunun yogunlugu gecmis servis sessiz bir hal almisti aksam tedavilerini henuz bitirmis ofiste cay icmeye gitme telasindaydim. Cunku gunun ilk cayini icme firsati yakaladim diye kendi kendime dusunuyordum. Kep dagilmis sac bas karismis yorgun bitkin bir haldeydim tedavi odasindan ciktigimda.Aynada kendimi taniyamadim ofise geldigimde hemsire odasinin telefonu caliyordu.Oturdugum yerden buyuk bir guclukle ayaga kalktim ve telefona gittim karsidaki ses acilde trafik yaralilarinin oldugunu iclerinde cocuklarinda bulundugunu damar bulamadiklarindan dolayi acile yardima gelmemi soyluyordu. Tum yorgunlugumu unutmus hizla acil servisine yonelmistim ki diger telefonda nobetci hekimin icapci beyin cerrahi hekimiyle gelip gelmeme konusundaki tartismasini duydum. Nobetci hekimin sesi ortaligi cinlatiyordu:
- Ne yapalim? Birakalim olsun mu bu insanlar? Gelmek zorundasiniz!
- Gittiginiz davet beni ilgilendirmez! Nobet degistirseydiniz cok onemli bir davetti madem.
- Siz Hipokrat yemini etmediniz mi ?
Konusma boyle surup giderken gelen asansore binip kosarak acil servisine gittim. Her yer kan revan icinde aglayan kosusturan yakinini bulmaya calisan bir yigin insan vardi bu kalabalikta saglikli bir is nasil yapilirdi bilmiyordum ama her kez elinden geleni birilerine bakma gayretini gosteriyordu. Acil serviste yatak kalmamis sedyelere insanlar yatirilip ilk mudahale yapilincaya kadar bekletiliyor yetersiz kalan personel yerine hastalari yukari sevk edilen servise aileleri cikartiyordu. Onca kazazede icinde basinda kimsesi olmayan ama durumu da oldukca agir 15-17 yas arasi bir genc vardi gerekli mudahalesi yapilmis fakat sevk edildigi beyin cerrahi hekimi henuz gorev yerine gelmedigi icin orada bekletiliyordu. Kendime ait serum ve tedavileri uyguladiktan sonra o cocugun basina gidip konusmaya basladim, konustuklarimi anliyor fakat cevap veremiyordu. Hayatinin son anlarini yasadigini goruyor ve yalniz oldugu icin korkunc derecede uzuluyordum onu orada yalniz birakamiyordum. Zaten ben onunla ilgilenirken acil servis bosalmis tum hastalar gerekli servislere dagitilmisti. Genc iyice kotu olmustu ellerimi simsiki tutuyordu birakma dercesine gozlerinden yaslar suzuldukce kendimi bende tutamaz hale gelmistim egildim yanaklarindan optum.
- Birakmayacagim seni sakin ol uzulme sakin diyordum.
Hic tanimadigim daha once hic gormedigim bu insana anlatilmaz bir yakinlik hissediyor sanki onun acisinin aynisini cekiyordum. Cok aci cekiyordu hem yalnizligindan hem de gecirmis oldugu beyin travmasindan. Ne kadar sure daha onunla kaldigimi hatirlamiyorum o artik aramizda degildi bu dunyayi terk etmisti ve ben gelmeyen doktoru sucluyor icimden lanetler yagdiriyordum. Derken beyin cerrahi hekimi gelmisti hastanin daha dogrusu ex (ölmus) gencin uzerindeki carsafi almami soyledi. Carsafi kaldirdigimda doktorun hic bir sey soyleme firsati olmadan yere dustugunu gordum .Ne oldugunu anlamaya calisiyordum yemekli bir davetten gelmisti acaba cok mu sarhostu ya da kalp krizimi geciriyordu diye dusunurken diger hekim arkadaslari olaya mudahale etmislerdi bile. ölen o gencecik insanin babasiydi bu doktor ve kendi evladinin tedavisi icin cok gec kalmisti ne yazik ki. kotu gunde oglunun acisiyla felc gecirmis ve gorevine yeniden donememisti.

Seni yeniden andim KEREM ruhun sad olsun hayattaki bir saatlik dost.. bana yillardir yasattigin tecrubeyle dost kalan dost.
Logged

Sayfa: [1] 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 ... 46 Yukarı git Yazdır 
+ Cesurnet | Hayata Dair » Aşk ve Sevgi Diyarı » HikayelerKonu:
 Hayata aska. sevgiye dair hikayeler.
« önceki sonraki »
Gitmek istediğiniz yer: